9 Temmuz 2017 Pazar

''KARINCALAR BİRLEŞİRSE FİLLERİ YUTAR''

   Bir film izledim,kaplumbağalara merak saldım.Satır satır okuyup araştırayım derken bir öyküye rasgeldim. Kaplumbağayla çıktığım yolda,karıncalı başlığa geldim.

  Doğduğunda Tahir'di ,aramızdan ayrıldığında Fakir.Bir öğretmeninin  isminin anlamını sormasıyla başladı herşey.Tahir'in taharetten geldiğini öğrendiğinde ''halk şairlerinin yaptığı gibi son dörtlükte geçsin ve mühim bir ad olsun ,geleneksel kültürümüze yakışan bir ad olsun'' deyip Fakir Baykurt olarak imzaladı yazılarını.

  1929 haziranında Yeşilova'da doğan Fakir Baykurt ,köy enstitülerinin ilk mezunlarından ,ilk öğretmenlerinden.Sendikacı,yazar,şair ve öğretmen...
 
    Bir uzun yol  şiirinde Ankara'dan,Almanya'dan ,gizli kalmış yerlerinde hapishanelerden ..yorulduğunu yazmışta tek bir şeyden yorulmamış ''Ama yorulmadım hiçbir zaman o yoksul sevgili dağ başlarında karda kalmış,darda kalmış yolcular için yazmaktan''.

    Yazmaya şiirlerle başladı,ardından Yunus Nadi ödülünü kazandığı Yılanların Öcü adlı romanını yayınladı. Köyü,köylüyü,köylünün sorunlarını en iyi, oranın içinden gelen bilir,anlattıkça anlattı.Ama ben onu en çok Kaplumbağalarıyla sevdim.O sıcağı her bir zerreme kadar hissetim.Kır Abbas'ın güneşe isyanını,yangınını,kuyudan çektiği her kova suyu hissetim.Gölgelik aradım onunla beraber.Öldürdüğü kaplumbağa en çok beni huzursuz etti,utancını paylaştım onunla.Köye gelen üzümü yalın ayak çocuklarla seyrettim,onlarla iç geçirdim.Çölü suya boğduğunda en çok ben sevindim.Bağları ......neyse gerisini Rıza'dan okuyun .

    ''Köylünün ya huyunu ya oyunu  beğenmeyen yönetim,yeni yeşermeye başlayan yaşama isteğini besleyeceği yerde aracı,ilacı olmayan bu köylere sivri sivri minareler dikmiş'' 1967'de  yazdı bu cümleyi.Köylüyü anlattığı gibi devleti de en iyi şekilde anlattı.Geçmişte gördüğü geleceği satır satır yazınca cezaevleri meskeni oldu. Defter yok ,kalem yok yazacaklarını bir bir zihninde biriktirdi.Cezaevinden çıktığında öğretmenlikten ihracıyla kalakaldı.Memleket  onu da kaldıramayınca Almanya 'ya göç etti.1999 yılının ekiminde Almanya'da vefat etti.

    Fakir Baykurt'u anlatmak değil maksadım,anımsamak.

Benim dileğim yüzyıldan fazla yaşamak değil.
Bir küçük dileğim var halkımdan,
Mutlu olduğu o güzel mevsimde,
Bir türkü süresi anımsanmak.
Onu da paşa gönlü bilir.

24 Ocak 2017 Salı

ADI SAVAŞ




  Kulak savaşı işitti, göz savaşı gördü ,dil fısıldadı,beyin de savaşın içinde barışı anlatmaya kalkıştı.

 Savaş,özünde insanın insanı çekememe durumu. Kimine göre bilinen ilk savaş, gazlarla tozların yer tutmak için birbirine saldırmasıyla, kimine göre Kabil'in Habil'i   öldürmesiyle, tarihe göre Sümerler'le  Akadlar arasında başlamış.

  Yazıya göre, insanlık 5 bin yıldır var ,bu 5 bin yıllık tarihte sadece 292 yıl savaşsız geçmiş (denk gelenlere ne mutlu).  Dünyada ki  en kısa savaş,1896  yılında İngiltere ve Zanzibar arasında 38 dakika boyunca sürmüş,en uzun savaş Üç  Yüz  Otuz Beş Yıl savaşı  (1651-1986) Hollanda ve Scilly  Adaları arasında gerçekleşmiş…  Savaş istatistikleri bile yormuş,  insandan  insanı işgal eden tek şey olmuş.

   İstatistiği yetmemiş bir de kategorize edilmiş,iç savaş, konvensiyonel savaş, hegemonik savaş,psikolojik savaş…    Uzayıp giden insan mücadelesi.  İnsan ne için mücadele içinde ? Nedenlere yüklenen şeyler geçerliliğini ikna eder mi? Zaten babam pasta yapmayı da bilmez.

   Bir kelime içinde acı,dram,hıçkırık,çığlık,umutsuzluk ..yaşama dair tutunacak bütün duyguları yutan, bir kelime, nasıl olur da çocuklara isim olarak konur. Çocuk, savaşın küçük çığlıkları büyük acıları. Çocuk savaşın  , pembe ,kırmızı ,mavi ,umutlu,neşeli   kanlara bulanmış kıyafetleri, ellerini kaldırıp teslim olmayı öğrenen  bedenleri, annesine doyamadan annesi alınanları,babasını görmeyenleri , huzuru, evi,denizi,güneşi ,yeşili bilmeyenleri, doya doya yiyip içmeyenleri, yarasına ayet okuyarak acısını hafifletmeye çalışanları, boynunda asılı emziğiyle  öldürülenleridir….

    Savaş , sivri dişleriyle sarı yeşil çiçekli elbiseli kızı almış gidiyor şuan, tek gözünü çıkarmış bir çocuğun ,elinde işte onu da götürüyor, başka bir çocuğun ayağını çalmış, ötekisinin umudunu berikisinin yaşamını çalmış. Tel örgülerle çevirmiş her bir yanını şekerini çalmış, balonunu çalmış, topunu çalmış. Ama  o çocuk diyorsun kulağı yok ki duysun, eyleme geçiyorsun seni yutuyor.  ''Çekemiyorsun çocukları aradan atlılar geliyor .’'

      Hala der misin çocuğa savaş?

Küçük bedenlere küçücük merhameti olmayan , başka bir şeye acır mı.  Masum olan ölüyor. Önce din temelli sonra toprak sonra etnik sonra para sonra sonra…. Ölüyor.  Savaşın meyvelerinin yanında  ölüm ki bazen gölge de kalıyor :organ kaçakçılığı,seks köleliği,tecavüz,işkence  …  
Tankların,topların,bombaların sesi , tecavüz edilen kadının hıçkırığını, böbreği çıkarılan adamın derisine inen neşterin sesini, işkence gören yaşlı adamın haykırışını, körpecik bir kızın her gece başka adamlarla olurken çıkan  sessizliğini bastırabilir mi ? Desibel hesabını savaşa sebep olanlara, engel olmayanlara bırakalım.

   Savaştan kaçmak için ne gerek Sığınacak bir yer var mı Chagall 'daki eşeğin gözü bile savaşta.


  
 

21 Ocak 2017 Cumartesi

AYRIMCILIĞIN SIRDA KALAN CINGENE HALI: DOMLAR

  Ellis Cashmore'a göre ayrımcılık, bir devletin ya da toplumun bazı üyelerinin ,ötekilere sağlanan belli hak ve ayricaliklardan yoksun bırakilmasıdır .Başka bir zât ise ayrımcılığı,esasta sosyal farklilasmayi insa etmeye yönelik bir eğilim şeklinde tanımlıyor.

   En tanımsız haliyleyse ayrımcılık, "ben" olmayanı tanımsızlastirma hâli.

Ayrı,ayrım, ayrılık turemisligin en kötü hallerinden olan ayrımcılık en acı yüzüyle Afrika dilinde "beyaz adam",Ibranice "Nazi",kadınca "erkek",homoca "hetero".Oteki acınasi yüzünde ise,batıda "islamafobi,Yahudi düşmanlığı,mülteci...",doğu da "gavur, ibne,kadın.. ."şeklinde tezahur ediyor. Ayrımcılık güzide memleketimizde ise "Türk,Kürt, Laz ,sağ,sol,Fb,Gs,Bjk,sünni,alevi,faşist,sosyalist,komünist,doğulu, batılı, kuzeyli"şeklinde beden buluyor.

     Ayrımcılığın su üzerindeki kısmı dahi bizi boğmaya yeterken birde  dipte kalan kısmı düşünün. Boğulmaya var misiniz?

    Rom, Lom ve Dom..Cagrisim dahi yapamayacak kadar bilinmeyen ve otekilestirilen topluluklar.Romlar bilinen romanlar, Lomlar diğer adlarıyla poşalar ya da kafkas çingeneleri ve esas konumuz ayrımcılığı her bir zerresine kadar yaşamis/yaşayan mırtipler/ortadoğu çingeneleri  Domlar.
Domlar ,Mısır,Hindistan ve Türkiye üzerinde yoğunlukla yaşayan topluluklardir. Ayrimciligin beden haline gelmiş bazen öldürücü darbelerle bazen küçük bir fiskeyle her bir bireye dokunan ülkemizde Domlar doğu ve güneydoğu bölgesinde yaşıyorlar.

    Çok kültürlü ayrımcılığa sahip memleketimizde Domlar, yakın zamana kadar göçebe yaşayan topluluklardan .Göçebe yaşamdan yerleşik hayata geçmeleriyle birlikte azınlığın azınlığı konumuna gelmişler.Topluluk üyelerinin büyük bir çoğunluğu hala bir kimliğe dahi sahip değil. Yani "kimliksizleştirilme "kavramı eyleme dökülmüş bir vaziyette.Kimliklerinin olmaması çocuklarının okula gidememeleri,sosyal haklardan yararlanamamaları ,iş bulamamaları gibi birçok temel ihtiyaçtan mahrum bırakmış.Müzisyenlik yapan erkekler,kemençeyle geçimlerini sağlıyorlar ,fakat son zamanlarda kürtlerin de bu ise el atamalarıyla işsizlikle karşı karşıya kaldıklarını söylüyorlar.Kadınlar ise doğal şifacılık ve seyyar dişçilik  yapıyor.

    Kültürel açıdan bölgede yaşayan Kürt nüfusa yakın olmalarına rağmen onlar tarafından şiddetli ayrımcılığa maruz kalıyorlar  ,bölgedeki  diğer etnik gruplar tarafından kötü isimlerle anılıp, değersizleştirildiklerini de ilave ediyorlar.

     Kısaca Domlar ,devlet tarafından dahi görünmeyen,ötekinin ötekisi su altının  çingene hali.
Şimdi su yüzüne çıkıp Mevlana’ya kulak verelim “Ey ondan bundan kusur arayan kişi. Hicbir insanı hor gorme ,hangi milletten hangi dinden olursa olsun insanda, Onun bir emaneti vardır.insan Onun aynasıdır.

     ( konu ile ilgili daha ayrıntılı bilgi sahibi olmak isterseniz Halil Aygün'ün 'Dom' belgeseli'ni izleyebilirsiniz)

 

Her şey ekmekle başladı...

  Ekmek, ateşin bulunmasının hemen ardından insanoğlunun en temel ve en eski gıdası olarak tarihteki yerini almış. Antik Mısır’da ekmeğin ma...