9 Şubat 2021 Salı

Her şey ekmekle başladı...

 

Ekmek, ateşin bulunmasının hemen ardından insanoğlunun en temel ve en eski gıdası olarak tarihteki yerini almış. Antik Mısır’da ekmeğin mayalanmasının keşfiyle birlikte para yerine kullanılır olmuş; soyluların ve sarayın simgesi haline gelmiş. Hatta bazı kaynaklarda denir ki, 18 ekmeğe karşılık bir ev alınıyormuş.

Hıristiyanlıkta İsa’nın bedeni ekmektir. İslam inanışında ekmeğin tarihçesi Hz. Âdem’e dayanır. Evliya Çelebi ekmekçilerin ilk pirinin Hz. Adem olduğunu kaydeder.

Yunan tarihçisi Heredot anlatır, I. Psamtik dilin kökenini araştırmaya girişerek iki çocuk üzerinden deney yapmaya karar verir. Yeni doğmuş bebekleri bir çobana teslim eder ve kimsenin onlarla konuşmasına izin vermez. Firavunun deneyine göre dışarıdan müdahale edilmediğinde çocukların söyleyeceği ilk kelimeler tüm insanlığın dilinin kökenini ortaya çıkaracaktır. Çocukların ilk söylediği kelime ise ekmektir.

*Ekmeği parçalamak enternasyonal dilde, barışın simgesidir.  Ekmek, tüm insanların ortak olarak tükettiği tek gıda maddesidir. MÖ 100 yıllarında, yeni evlenen çiftlerin düğünlerinde başlarından bereketin sembolü olarak kabul edilen ekmek parçaları ufalanarak, serpilerek yuvalarının bereketli olacağına inanılırmış. Gelin ve damat da bu parçaları toplayarak birlikte yerlermiş. Latincede buna confarreatio denilirmiş. Günümüzde gelin ve damada atılan confetti o günlerde yapılan bu törenin değişmiş olarak uygulanmasıdır.

Ekmeğin kutsallığı var bir de…  Kimse net bir biçimde açıklayamıyor bunu. Elma da nimet pirinç de ama neden ekmek çarpsın? Neden ekmek yerdeyken alınıp da öpülür?

Ekmeğin kutsallığı ve zenginliğinin yanına bir de ekmeğin aslanın ağzında olduğu bugüne gelelim.

Dünya Sağlık Örgütü, geçtiğimiz senelerde Türk halkının günlük enerjisinin ortalama yüzde 40’ını sadece ekmekten aldığını duyurmuştu.

 Türkiye 2000 yılında Guinness Rekorlar Kitabı’na dünyada en çok ekmek tüketen ülke namıyla girdi ve hala zirvedeki yerini kimselere kaptırmadı.

**Kolay ve ucuz olan bu besin üzerine Bitlis’te şu olay anlatılırmış: Ölmüş arkadaşının başında ağlayan biri, durmadan “Ekmek çok, soğan çok bu niye ölüyor?” dermiş.

Yoksul, sofrasında önce ‘kuru soğan’ı yitirdi şimdi de sıra ‘kuru ekmeğe’ geldi.

TÜİK 2018 verilerinde 3 bin 161 kişinin intihar ettiğini duyurmuştu.  Yani günde ortalama 8 kişi intihar etmiş. Bunun en baş sebebi ise  ‘ekmek kavgasında’ aslanın yemi olmak.

Şimdiyse ekonomik buhranı tüm zerresiyle hisseden yurttaşlar pandemiyle birlikte buhranın içine düştü; açlık ve yoksulluk da her zamanki gibi yanlarında.

Derin Yoksulluk Ağı’nın yaptığı bir araştırma kişilerin %84’ünün yeterli miktarda besine ulaşmadığını, en çok tüketilen besinlerinse makarna, pilav, kahvaltılık ve ekmek olduğunu ortaya koydu. Pandemiyle birlikte vatandaşların %53’ünün daha fazla öğün atladığı, %49’unun bazı besin gruplarına hiç ulaşmadığı, %14’ünün ise hiç gıdaya erişemediği belirlendi.

Yine aynı araştırmada, birçok ailenin veresiye gıda aldıkları; pandemiyle birlikte bunun daha da arttığı, en çok veresiye alınan gıda maddelerinin ise süt, yumurta, su ve ekmek olduğu ortaya çıktı. Araştırmaya konu olan kişilerden biri ise pandemiyle birlikte daha da çetinleşen ekmek mücadelesini tek cümleyle özetliyor: Eskiden olsa yine kıt kanaat geçiniyorduk ama aç kalmıyorduk.

Melih Cevdet yazmış;

Felsefenin ekmeği yoktu, ekmeğin

Felsefesi. Ve sahipsiz felsefenin

Ekmeğini, sahipsiz ekmeğin felsefesi yedi.

Ekmeğin sahipsiz felsefesini

Felsefenin sahipsiz ekmeği.

Ve yıkıldı gitti Likya.

Hâlâ yeşil bir defne ormanı altında.

 

Ekmeğimizi kazanmak bu ülkede zaten zordu artık bu halde daha da zor. Ama unutmayın ki ***“Her şey ekmekle başladı; ekmekle bitecek” (Umut, fakirin ekmeğiJ )




Nereden bu bilgiler?

*https://docplayer.biz.tr/5926789-Sofralarimizin-vazgecilmez-besin-kaynagi-e-k-m-e-k.html

**Anlamları, Deyimleri ve Çeşitleriyle Ekmek, Prof. Dr. Hamza ZÜLFİKAR

***https://www.cumhuriyet.com.tr/yazarlar/oktay-akbal/ekmekle-oynanmaz-315814

Osmanlı Dönemi Metinlerinde Ekmek ve Ekmekle İlgili Anlam Çerçeveleri, İncinur ATİK GÜRBÜZ

Ekmeğin Tarihi ve Hekim Hacı Paşa’nın “Müntahab-ı şifa” Eserinde Ekmek Bahsi, Nazan Erenoğlu

 BBC

https://derinyoksullukagi.org/2020/11/23/pandemi-doneminde-derin-yoksulluk-ve-haklara-erisim-arastirmasi-yerel-yonetimlere-kriz-donemi-sosyal-destek-programlari-icin-oneriler/

 

 

 

 

 

 

 

25 Şubat 2018 Pazar

SENİ SEVİYORUM, SEVGİ


 Alman asıllı Anneliese Rupp (Aliye Yenen) ile  Mithat Yenen’in  3. çocuğu,3 kocalı,3 kişilikli,3 çocuklu,12 Mart Muhtırasının tutuklanan 3 kadın yazarından biri,Tante Rosa’nın 3. Kişiliği:Sevgi Soysal.


 İnce,alaycı,muzip Sevgi Soysal... Yaşamın ona bonkör davranmayacağanı anlamış olacak ki 40 yıllık ömrüne,sığdırabileceğinden fazlasını sıkıştırmış ,Sevgi Yenen.Onu olağan kılan,değerli kılan da sanırım bu yetinmezliği,kabına sığamayışı,arayışı,buldukları,sundukları…

  Henüz 19 yaşında Özdemir Nutku ile yaptığı ilk evliliğiyle ilk kimliğini alır Sevgi Nutku.Verilen kimlikler yeni bir kişiliği mi ortaya çıkartır,bu bilinmez. Ama ilk hikaye denemesini Sevgi Nutku olarak  sunmuştur bizlere. ''Ne Güzel Suçluyuz Hepimiz..''

“Susuyoruz bak hep. Söyleyemediklerimizi susuyor, bilmediklerimizi konuşuyoruz. Bozkır senden benden yalnız, oysa yaratık dolu, yaşam dolu –ya karıncalar. Hep oturup cigara içiyoruz yetersiz, konyak içiyoruz yetersiz, en asıl yetersiz biziz, yalnızlığımız en yetersiz –ya bozkır. Ben kadının biriysem sevilmeliyim, sen bilmezsin güzel miyim, en büyük güzelliğim senin bilinmezliğin, duymazlığın –ya en boş damlalar gözlerimizde.”

   1965’de Başar Sabuncu ile evlendikten 3 yıl sonra,kadınların sorunlarını anneannesi,teyzesi ve kendisi üzerinden anlatarak  evrenselleştirdiği,ince,alaycı,absürt kendi deyimiyle ‘’bende başlayıp bende biten bir çizgi ’’ diye tanımladığı  romanı, Tante Rosa’yı yazar. Tante Rosa,sevgisizliğin,kadına yüklenen kimi anlamdan uzak sorumlulukların,kadının arzularının,isteklerinin kitabı.

   1991’de Işıl Özgentürk tarafından senaryolaştırdığı,’’Seni Seviyorum ,Rosa’’ ismiyle ,sinema tarihinde de yer edinen kitabın, başrol oyuncusu ise Sumru Yavrucuk.’’Sen Bir Prensessin,Rosa’’ repliğiyle başlayan film,ona değerini,sevgisini verecek birini bulma umuduyla yolculuğa çıkan kadının, bir papağana söyletmeye çalıştığı,’’Seni Seviyorum,Rosa’’ cümlesini duyamayıp,hayattan hiçbir şey alamamasıyla  sona eriyor.

“Bir mektup bıraktı Tante Rosa arkada, üç çocuk bıraktı, biri emzikte, kaz kızartması ve elma pastası yapmasını, yemek masası örtülerini kolalamasını, dolapları yerleştirmesini öğrettiği hizmetçi kızı bıraktı. Margarita ekili bir küçük bahçe, tahta merdivenli, yüksek tavanlı, çalar saatli bir ev bıraktı, her Pazar sabahı kiliseye giden, her Pazar öğleden sonra koynuna giren kocayı bıraktı, şapka giyen komşu kadınları, sümüklü çocuklarını bıraktı, onların kocalarını, onların da kaz kızartmalı hayatlarını bıraktı, kiliseyi bıraktı, çan seslerini, org seslerini, Noel şarkılarını bıraktı, kiliseden dönen çocukların attığı kar topuyla delinen camı tıkadığı sol memesini, yüreğini yağ tabakasıyla örten sol memesini bıraktı. Gitti.” (Tante Rosa)

   1970 yılında yayımlanan Yürümek romanı Ela ile Mehmet’in çocukluk ve gelişim çağlarında yaşadıkları cinsel sorunları sosyokültürel boyutuyla okuyucuya yansıtır.Ela,Reşat Nuri Gültekin’in kızı,Ela Gültekin,Mehmet ise Ela'nın o dönem tiyatrocu sevgilisi Mehmet Keskinoğlu’dur.İsimleri değiştirme gereksinimi bile duymadan romanını yazan Sevgi Soysal’ın yakın çevresi,Ela'nın aslında Sevgi olduğunu bilir. 

 İlk romanı 'Yürümek' ile TRT Sanat Ödülleri Yarışması Başarı Ödülü’nü kazansa da,değişmeyen Türkiye'nin değişmeyen zihniyeti tarafından o dönemde  romanın müstehcen olduğu savunulur ve toplatılma kararı alınır.TBMM'de bu ‘sorun’ üzerine komisyon kurulur ve uzun süre tartışılır,karar en sonunda geri alınır.

“Karton kutulara doldurduğu tabak, çanak, iskemleler, masalar, bir evi kuran bütün ayrıntılar taşındı eve. Tencerelerinin birinin içinde eski evden bir hamam böceği gizlenmiş. Tencereyi ters çevirip böceğini yere düşürdü; ezdi ayağıyla. Kaynanaların öpülen elleri, kabul günleri, uysal gelin bakışları, gülücükler, titiz bir ev kadını görünme çabaları, yuvayı yapan dişi kuştur numaraları, ovulan lavabolar, tencere karaları, bir hamam böceği gibi kolayca ezilebilir mi? Şimdi ezdiği bu böcek, kim bilir, bütün tencerelerin gizlerine nice yumurtalar bırakmıştır.” 
 “Yeşil çalıların arasında, çok yavaş bir ilerlemeyle ayırt edilebilirdi kaplumbağa, yoksa donuk yeşil kabuğu, bitki örtüsünün herhangi bir parçası gibi kaynaşmıştı çalılığa. Çalılar, dikenler rüzgârla kımıldadılar, kaplumbağa çekti ayaklarını kabuğun içine, kımıldamadı. Tahtamsı, yıllanmış, yaşlı, koruyucu kabuk yine gizledi canlılığı. Yıllarca ve yıllarca gizlediği, koruduğu canlılığı''
Biri domatesleri kesti, öteki salatalıkları soydu. Daha iyiler şimdi. Sofra kuruldukça, domates, peynir, kavun, ekmek dizilince yan yana, birlikte düzenlenen şey bir sofra bile olsa, kutsal bir paylaşmadır bu; ilk yakınlıklardır; daha önemli yakınlıklara atlamanın ilk adımı, birlikte düzenlenebilecek nice şey var. (Yürümek)




1971’de komünizm propagandası yapmak, suçlamasıyla cezaevine giren Mümtaz Soysal ile  aynı yıl  evlenir.'' Mümtaz Soysal içerideyken tutuklanıp Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu’na gönderilir Sevgi Soysal. Suçu kimliksiz dolaşmak ki tutuklandığı sırada çantasında iki tane kimliği vardır ve orduya hakaret suçlarından 27 gün yattığı ilk tutukluluğu sonrası TRT’deki işine son verilir. O dönemlerde ANKA ajansının kuruluş çalışmalarına katılır. Bir süre çalıştıktan sonra tam Mümtaz Soysal tahliye olacağı sırada yeniden tutuklanır. 8 ay sürecek ikinci tutukluluğu sırasında Yenişehir’de Bir Öğle Vakti’ni yazar Sevgi Soysal.
1973’te yayımlanan otobiyografik göndermeli romanında yazar derin gözlem yeteneğini cinsiyetler arası ilişkilerden toplumsal yapıya kaydırmıştır. Ama üslup açısından kadınsılık egemendir yine de. Bu kez de Yenişehir’de yaşayan kadınlı erkekli birçok kahramanın yanı sıra, bir devrimciye aşık olan burjuva Olcay ile tanıştırır bizi. Önceki romanın kadın kahramanında çözmeye çalıştığı kadın-erkek sorunu siyasi zemine kayar. Kendisine 1974’te Orhan Kemal Roman Ödülü’nü kazandıracak bu kitabında, hemen her sınıftan insanın hikayesini roman bütünlüğü içinde verir Sevgi Soysal.’’’

  Sevmek de durduran, yanıltan en azından çalışmayı engelleyen zararlı bir şeydi. Anasını gereğinden fazla sevse, çamaşırının ortasında suyu bitince dersini bırakıp çeşmeden su almaya gitmesi gerekecekti. Babasını fazla sevse, babasına dükkânda yardım etmesi gerekecekti, çalışacağı yerde. Kardeşini sevse, kitaptan başını kaldırıp çişe tutması gerekecekti. İşte daha bir yığın engel. Sevmek sadece yeni zorluklar getirecek, kendisi ile beyaz çoraplı çocuk arasındaki ayrıcalığı çoğaltacak. Onu kara çoraplı, miskin çocuklar halkasında tutacaktı. Sevmiyordu kimseyi bu yüzden.” (Yenişehir’de Bir Öğle Vakti)


''... bunlar böyledir, eğlenmesini bilmezler, bunların düğünlerinde kına yakılırken millet ağlaşır, her bir şeyleri yaslı. hele karı kısmı anca gizli gizli kilerden ekmek çalar gibi, oynar. Yemeler, sevmeler hep gizli, saklı. suyu bile çömelip arkalarını dönerek gizli içerler. şu güzelim cenabı hakkın şaşırıp da bize verdiği gurban olunası hayatı bir suç gibi yaşarlar. Bizler, bize bedavadan verilen tek şeyin kıymetini biliriz, onun için bizde neşe de serbest, yaygara da.Yaygara kanunu geçer biz çingenelerde. Herkes aklına geleni bağıra çağıra söyler. Karılar avluda çamaşırı bağıra çağıra türkü çığırarak yıkar. Kavgamız, her bi şeyimiz açıkta, bağıra çağıra; gizli, saklı malımız da yoktur, birikmiş paramız da.
Çingene kızının çeyiz sandığı olmaz. çulumuzu sırtımıza vurduk mu beğen memleketini. Sıla hasreti nedir bilmeyiz biz. Dört duvara, masaya, iskemleye, hele hiç bağlanmayız. sandık da ne oluyormuş? Sırtına sandığını vurup da ne olacak, tabutunu taşır gibi...
Bir kendini taşıyacaksın bu hayatta. karnı tok, sırtı sağlam. bir de hünerinle neşeni. hünerin karnını doyurur, neşen de gönlünü hoş tutar.(YBÖV)


Tek bir kişiden çıkıp  dünya  kadınlarına bu kadar net ve gür bir şekilde seslenen nadir kişilerdendir,Sevgi Soysal.TRT Radyosu'nda çalıştığı dönemde şöyle tanımlar kadını:


‘’Londra’da Ankara’da İstanbul’da ya da Zap Suyu'nun yanı başında nerede olursa olsun kadınları birbirine ortak eden tek bir şey vardır:Hayat.Çürümekte ve sürecek olan hayatın tartışılmaz emekçisi olmak.’’

Sözümüz hayatsa kadın hayat adına ölümden de çekinmez.Çünkü kadın doğumu bilir,yani hayatın ölüme, bereketin kısırlığa ,ilerlemenin durgunluğa olan tartışılmaz üstünlüğünü bilir.Kısaca emekçidir o.Hayatın emekçisi’’

1976 yılında kanserden vefat ettiğinde,onu,özünde tanımamazlığımızı düzeltir,Tezer Özlü;


''Bütün gece yağmur yağdı. bütün gece Sevgi’yi düşündüm. Günlerdir, aylardır düşündüğümden daha çok. Güzel, sevimli yüzünü, beyaz tenini, konuşurken kızaran yanaklarını, ince içten sesini, küçük, kahverengi cin gibi gözlerini, hafif dalgalı saçlarını, beyaz ellerini, kısa tırnaklarını, kışları giydiği alman malı kalın botlarını, metal düğmeli, beyaz bavyera paltosunu bile düşündüm. Elinden eksilmeyen sigarasını, içki kadehini tutuşunu, neşeli gülüşünü, alaylı anlatışını, zeki şakalarını, bazen duyarlılıkla yaşaran gözlerini defalarca düşündüm.’’
  Onu romanlarıyla,hikayeleriyle,denemeleriyle ne kadar tanıyabiliriz ki zaten veya mesele sadece tanımak mı?Sevgi Yenen,Sevgi Nutku,Sevgi Sabuncu,Sevgi Soysal hangisine daha yakınsınız?Ben Sevgi’ye yakınım.Seni Seviyorum ,Sevgi.

  https://m.bianet.org/biamag/yasam/160131-her-seyin-mumkunu-sevgi-soysal
http://yedigunyazilari.blogspot.com.tr/2013/11/sevgi-soysal-yarm-kalan-turku.html

BBC Türkçe Arşiv 





9 Temmuz 2017 Pazar

''KARINCALAR BİRLEŞİRSE FİLLERİ YUTAR''

   Bir film izledim,kaplumbağalara merak saldım.Satır satır okuyup araştırayım derken bir öyküye rasgeldim. Kaplumbağayla çıktığım yolda,karıncalı başlığa geldim.

  Doğduğunda Tahir'di ,aramızdan ayrıldığında Fakir.Bir öğretmeninin  isminin anlamını sormasıyla başladı herşey.Tahir'in taharetten geldiğini öğrendiğinde ''halk şairlerinin yaptığı gibi son dörtlükte geçsin ve mühim bir ad olsun ,geleneksel kültürümüze yakışan bir ad olsun'' deyip Fakir Baykurt olarak imzaladı yazılarını.

  1929 haziranında Yeşilova'da doğan Fakir Baykurt ,köy enstitülerinin ilk mezunlarından ,ilk öğretmenlerinden.Sendikacı,yazar,şair ve öğretmen...
 
    Bir uzun yol  şiirinde Ankara'dan,Almanya'dan ,gizli kalmış yerlerinde hapishanelerden ..yorulduğunu yazmışta tek bir şeyden yorulmamış ''Ama yorulmadım hiçbir zaman o yoksul sevgili dağ başlarında karda kalmış,darda kalmış yolcular için yazmaktan''.

    Yazmaya şiirlerle başladı,ardından Yunus Nadi ödülünü kazandığı Yılanların Öcü adlı romanını yayınladı. Köyü,köylüyü,köylünün sorunlarını en iyi, oranın içinden gelen bilir,anlattıkça anlattı.Ama ben onu en çok Kaplumbağalarıyla sevdim.O sıcağı her bir zerreme kadar hissetim.Kır Abbas'ın güneşe isyanını,yangınını,kuyudan çektiği her kova suyu hissetim.Gölgelik aradım onunla beraber.Öldürdüğü kaplumbağa en çok beni huzursuz etti,utancını paylaştım onunla.Köye gelen üzümü yalın ayak çocuklarla seyrettim,onlarla iç geçirdim.Çölü suya boğduğunda en çok ben sevindim.Bağları ......neyse gerisini Rıza'dan okuyun .

    ''Köylünün ya huyunu ya oyunu  beğenmeyen yönetim,yeni yeşermeye başlayan yaşama isteğini besleyeceği yerde aracı,ilacı olmayan bu köylere sivri sivri minareler dikmiş'' 1967'de  yazdı bu cümleyi.Köylüyü anlattığı gibi devleti de en iyi şekilde anlattı.Geçmişte gördüğü geleceği satır satır yazınca cezaevleri meskeni oldu. Defter yok ,kalem yok yazacaklarını bir bir zihninde biriktirdi.Cezaevinden çıktığında öğretmenlikten ihracıyla kalakaldı.Memleket  onu da kaldıramayınca Almanya 'ya göç etti.1999 yılının ekiminde Almanya'da vefat etti.

    Fakir Baykurt'u anlatmak değil maksadım,anımsamak.

Benim dileğim yüzyıldan fazla yaşamak değil.
Bir küçük dileğim var halkımdan,
Mutlu olduğu o güzel mevsimde,
Bir türkü süresi anımsanmak.
Onu da paşa gönlü bilir.

24 Ocak 2017 Salı

ADI SAVAŞ




  Kulak savaşı işitti, göz savaşı gördü ,dil fısıldadı,beyin de savaşın içinde barışı anlatmaya kalkıştı.

 Savaş,özünde insanın insanı çekememe durumu. Kimine göre bilinen ilk savaş, gazlarla tozların yer tutmak için birbirine saldırmasıyla, kimine göre Kabil'in Habil'i   öldürmesiyle, tarihe göre Sümerler'le  Akadlar arasında başlamış.

  Yazıya göre, insanlık 5 bin yıldır var ,bu 5 bin yıllık tarihte sadece 292 yıl savaşsız geçmiş (denk gelenlere ne mutlu).  Dünyada ki  en kısa savaş,1896  yılında İngiltere ve Zanzibar arasında 38 dakika boyunca sürmüş,en uzun savaş Üç  Yüz  Otuz Beş Yıl savaşı  (1651-1986) Hollanda ve Scilly  Adaları arasında gerçekleşmiş…  Savaş istatistikleri bile yormuş,  insandan  insanı işgal eden tek şey olmuş.

   İstatistiği yetmemiş bir de kategorize edilmiş,iç savaş, konvensiyonel savaş, hegemonik savaş,psikolojik savaş…    Uzayıp giden insan mücadelesi.  İnsan ne için mücadele içinde ? Nedenlere yüklenen şeyler geçerliliğini ikna eder mi? Zaten babam pasta yapmayı da bilmez.

   Bir kelime içinde acı,dram,hıçkırık,çığlık,umutsuzluk ..yaşama dair tutunacak bütün duyguları yutan, bir kelime, nasıl olur da çocuklara isim olarak konur. Çocuk, savaşın küçük çığlıkları büyük acıları. Çocuk savaşın  , pembe ,kırmızı ,mavi ,umutlu,neşeli   kanlara bulanmış kıyafetleri, ellerini kaldırıp teslim olmayı öğrenen  bedenleri, annesine doyamadan annesi alınanları,babasını görmeyenleri , huzuru, evi,denizi,güneşi ,yeşili bilmeyenleri, doya doya yiyip içmeyenleri, yarasına ayet okuyarak acısını hafifletmeye çalışanları, boynunda asılı emziğiyle  öldürülenleridir….

    Savaş , sivri dişleriyle sarı yeşil çiçekli elbiseli kızı almış gidiyor şuan, tek gözünü çıkarmış bir çocuğun ,elinde işte onu da götürüyor, başka bir çocuğun ayağını çalmış, ötekisinin umudunu berikisinin yaşamını çalmış. Tel örgülerle çevirmiş her bir yanını şekerini çalmış, balonunu çalmış, topunu çalmış. Ama  o çocuk diyorsun kulağı yok ki duysun, eyleme geçiyorsun seni yutuyor.  ''Çekemiyorsun çocukları aradan atlılar geliyor .’'

      Hala der misin çocuğa savaş?

Küçük bedenlere küçücük merhameti olmayan , başka bir şeye acır mı.  Masum olan ölüyor. Önce din temelli sonra toprak sonra etnik sonra para sonra sonra…. Ölüyor.  Savaşın meyvelerinin yanında  ölüm ki bazen gölge de kalıyor :organ kaçakçılığı,seks köleliği,tecavüz,işkence  …  
Tankların,topların,bombaların sesi , tecavüz edilen kadının hıçkırığını, böbreği çıkarılan adamın derisine inen neşterin sesini, işkence gören yaşlı adamın haykırışını, körpecik bir kızın her gece başka adamlarla olurken çıkan  sessizliğini bastırabilir mi ? Desibel hesabını savaşa sebep olanlara, engel olmayanlara bırakalım.

   Savaştan kaçmak için ne gerek Sığınacak bir yer var mı Chagall 'daki eşeğin gözü bile savaşta.


  
 

21 Ocak 2017 Cumartesi

AYRIMCILIĞIN SIRDA KALAN CINGENE HALI: DOMLAR

  Ellis Cashmore'a göre ayrımcılık, bir devletin ya da toplumun bazı üyelerinin ,ötekilere sağlanan belli hak ve ayricaliklardan yoksun bırakilmasıdır .Başka bir zât ise ayrımcılığı,esasta sosyal farklilasmayi insa etmeye yönelik bir eğilim şeklinde tanımlıyor.

   En tanımsız haliyleyse ayrımcılık, "ben" olmayanı tanımsızlastirma hâli.

Ayrı,ayrım, ayrılık turemisligin en kötü hallerinden olan ayrımcılık en acı yüzüyle Afrika dilinde "beyaz adam",Ibranice "Nazi",kadınca "erkek",homoca "hetero".Oteki acınasi yüzünde ise,batıda "islamafobi,Yahudi düşmanlığı,mülteci...",doğu da "gavur, ibne,kadın.. ."şeklinde tezahur ediyor. Ayrımcılık güzide memleketimizde ise "Türk,Kürt, Laz ,sağ,sol,Fb,Gs,Bjk,sünni,alevi,faşist,sosyalist,komünist,doğulu, batılı, kuzeyli"şeklinde beden buluyor.

     Ayrımcılığın su üzerindeki kısmı dahi bizi boğmaya yeterken birde  dipte kalan kısmı düşünün. Boğulmaya var misiniz?

    Rom, Lom ve Dom..Cagrisim dahi yapamayacak kadar bilinmeyen ve otekilestirilen topluluklar.Romlar bilinen romanlar, Lomlar diğer adlarıyla poşalar ya da kafkas çingeneleri ve esas konumuz ayrımcılığı her bir zerresine kadar yaşamis/yaşayan mırtipler/ortadoğu çingeneleri  Domlar.
Domlar ,Mısır,Hindistan ve Türkiye üzerinde yoğunlukla yaşayan topluluklardir. Ayrimciligin beden haline gelmiş bazen öldürücü darbelerle bazen küçük bir fiskeyle her bir bireye dokunan ülkemizde Domlar doğu ve güneydoğu bölgesinde yaşıyorlar.

    Çok kültürlü ayrımcılığa sahip memleketimizde Domlar, yakın zamana kadar göçebe yaşayan topluluklardan .Göçebe yaşamdan yerleşik hayata geçmeleriyle birlikte azınlığın azınlığı konumuna gelmişler.Topluluk üyelerinin büyük bir çoğunluğu hala bir kimliğe dahi sahip değil. Yani "kimliksizleştirilme "kavramı eyleme dökülmüş bir vaziyette.Kimliklerinin olmaması çocuklarının okula gidememeleri,sosyal haklardan yararlanamamaları ,iş bulamamaları gibi birçok temel ihtiyaçtan mahrum bırakmış.Müzisyenlik yapan erkekler,kemençeyle geçimlerini sağlıyorlar ,fakat son zamanlarda kürtlerin de bu ise el atamalarıyla işsizlikle karşı karşıya kaldıklarını söylüyorlar.Kadınlar ise doğal şifacılık ve seyyar dişçilik  yapıyor.

    Kültürel açıdan bölgede yaşayan Kürt nüfusa yakın olmalarına rağmen onlar tarafından şiddetli ayrımcılığa maruz kalıyorlar  ,bölgedeki  diğer etnik gruplar tarafından kötü isimlerle anılıp, değersizleştirildiklerini de ilave ediyorlar.

     Kısaca Domlar ,devlet tarafından dahi görünmeyen,ötekinin ötekisi su altının  çingene hali.
Şimdi su yüzüne çıkıp Mevlana’ya kulak verelim “Ey ondan bundan kusur arayan kişi. Hicbir insanı hor gorme ,hangi milletten hangi dinden olursa olsun insanda, Onun bir emaneti vardır.insan Onun aynasıdır.

     ( konu ile ilgili daha ayrıntılı bilgi sahibi olmak isterseniz Halil Aygün'ün 'Dom' belgeseli'ni izleyebilirsiniz)

 

Her şey ekmekle başladı...

  Ekmek, ateşin bulunmasının hemen ardından insanoğlunun en temel ve en eski gıdası olarak tarihteki yerini almış. Antik Mısır’da ekmeğin ma...