25 Şubat 2018 Pazar

SENİ SEVİYORUM, SEVGİ


 Alman asıllı Anneliese Rupp (Aliye Yenen) ile  Mithat Yenen’in  3. çocuğu,3 kocalı,3 kişilikli,3 çocuklu,12 Mart Muhtırasının tutuklanan 3 kadın yazarından biri,Tante Rosa’nın 3. Kişiliği:Sevgi Soysal.


 İnce,alaycı,muzip Sevgi Soysal... Yaşamın ona bonkör davranmayacağanı anlamış olacak ki 40 yıllık ömrüne,sığdırabileceğinden fazlasını sıkıştırmış ,Sevgi Yenen.Onu olağan kılan,değerli kılan da sanırım bu yetinmezliği,kabına sığamayışı,arayışı,buldukları,sundukları…

  Henüz 19 yaşında Özdemir Nutku ile yaptığı ilk evliliğiyle ilk kimliğini alır Sevgi Nutku.Verilen kimlikler yeni bir kişiliği mi ortaya çıkartır,bu bilinmez. Ama ilk hikaye denemesini Sevgi Nutku olarak  sunmuştur bizlere. ''Ne Güzel Suçluyuz Hepimiz..''

“Susuyoruz bak hep. Söyleyemediklerimizi susuyor, bilmediklerimizi konuşuyoruz. Bozkır senden benden yalnız, oysa yaratık dolu, yaşam dolu –ya karıncalar. Hep oturup cigara içiyoruz yetersiz, konyak içiyoruz yetersiz, en asıl yetersiz biziz, yalnızlığımız en yetersiz –ya bozkır. Ben kadının biriysem sevilmeliyim, sen bilmezsin güzel miyim, en büyük güzelliğim senin bilinmezliğin, duymazlığın –ya en boş damlalar gözlerimizde.”

   1965’de Başar Sabuncu ile evlendikten 3 yıl sonra,kadınların sorunlarını anneannesi,teyzesi ve kendisi üzerinden anlatarak  evrenselleştirdiği,ince,alaycı,absürt kendi deyimiyle ‘’bende başlayıp bende biten bir çizgi ’’ diye tanımladığı  romanı, Tante Rosa’yı yazar. Tante Rosa,sevgisizliğin,kadına yüklenen kimi anlamdan uzak sorumlulukların,kadının arzularının,isteklerinin kitabı.

   1991’de Işıl Özgentürk tarafından senaryolaştırdığı,’’Seni Seviyorum ,Rosa’’ ismiyle ,sinema tarihinde de yer edinen kitabın, başrol oyuncusu ise Sumru Yavrucuk.’’Sen Bir Prensessin,Rosa’’ repliğiyle başlayan film,ona değerini,sevgisini verecek birini bulma umuduyla yolculuğa çıkan kadının, bir papağana söyletmeye çalıştığı,’’Seni Seviyorum,Rosa’’ cümlesini duyamayıp,hayattan hiçbir şey alamamasıyla  sona eriyor.

“Bir mektup bıraktı Tante Rosa arkada, üç çocuk bıraktı, biri emzikte, kaz kızartması ve elma pastası yapmasını, yemek masası örtülerini kolalamasını, dolapları yerleştirmesini öğrettiği hizmetçi kızı bıraktı. Margarita ekili bir küçük bahçe, tahta merdivenli, yüksek tavanlı, çalar saatli bir ev bıraktı, her Pazar sabahı kiliseye giden, her Pazar öğleden sonra koynuna giren kocayı bıraktı, şapka giyen komşu kadınları, sümüklü çocuklarını bıraktı, onların kocalarını, onların da kaz kızartmalı hayatlarını bıraktı, kiliseyi bıraktı, çan seslerini, org seslerini, Noel şarkılarını bıraktı, kiliseden dönen çocukların attığı kar topuyla delinen camı tıkadığı sol memesini, yüreğini yağ tabakasıyla örten sol memesini bıraktı. Gitti.” (Tante Rosa)

   1970 yılında yayımlanan Yürümek romanı Ela ile Mehmet’in çocukluk ve gelişim çağlarında yaşadıkları cinsel sorunları sosyokültürel boyutuyla okuyucuya yansıtır.Ela,Reşat Nuri Gültekin’in kızı,Ela Gültekin,Mehmet ise Ela'nın o dönem tiyatrocu sevgilisi Mehmet Keskinoğlu’dur.İsimleri değiştirme gereksinimi bile duymadan romanını yazan Sevgi Soysal’ın yakın çevresi,Ela'nın aslında Sevgi olduğunu bilir. 

 İlk romanı 'Yürümek' ile TRT Sanat Ödülleri Yarışması Başarı Ödülü’nü kazansa da,değişmeyen Türkiye'nin değişmeyen zihniyeti tarafından o dönemde  romanın müstehcen olduğu savunulur ve toplatılma kararı alınır.TBMM'de bu ‘sorun’ üzerine komisyon kurulur ve uzun süre tartışılır,karar en sonunda geri alınır.

“Karton kutulara doldurduğu tabak, çanak, iskemleler, masalar, bir evi kuran bütün ayrıntılar taşındı eve. Tencerelerinin birinin içinde eski evden bir hamam böceği gizlenmiş. Tencereyi ters çevirip böceğini yere düşürdü; ezdi ayağıyla. Kaynanaların öpülen elleri, kabul günleri, uysal gelin bakışları, gülücükler, titiz bir ev kadını görünme çabaları, yuvayı yapan dişi kuştur numaraları, ovulan lavabolar, tencere karaları, bir hamam böceği gibi kolayca ezilebilir mi? Şimdi ezdiği bu böcek, kim bilir, bütün tencerelerin gizlerine nice yumurtalar bırakmıştır.” 
 “Yeşil çalıların arasında, çok yavaş bir ilerlemeyle ayırt edilebilirdi kaplumbağa, yoksa donuk yeşil kabuğu, bitki örtüsünün herhangi bir parçası gibi kaynaşmıştı çalılığa. Çalılar, dikenler rüzgârla kımıldadılar, kaplumbağa çekti ayaklarını kabuğun içine, kımıldamadı. Tahtamsı, yıllanmış, yaşlı, koruyucu kabuk yine gizledi canlılığı. Yıllarca ve yıllarca gizlediği, koruduğu canlılığı''
Biri domatesleri kesti, öteki salatalıkları soydu. Daha iyiler şimdi. Sofra kuruldukça, domates, peynir, kavun, ekmek dizilince yan yana, birlikte düzenlenen şey bir sofra bile olsa, kutsal bir paylaşmadır bu; ilk yakınlıklardır; daha önemli yakınlıklara atlamanın ilk adımı, birlikte düzenlenebilecek nice şey var. (Yürümek)




1971’de komünizm propagandası yapmak, suçlamasıyla cezaevine giren Mümtaz Soysal ile  aynı yıl  evlenir.'' Mümtaz Soysal içerideyken tutuklanıp Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu’na gönderilir Sevgi Soysal. Suçu kimliksiz dolaşmak ki tutuklandığı sırada çantasında iki tane kimliği vardır ve orduya hakaret suçlarından 27 gün yattığı ilk tutukluluğu sonrası TRT’deki işine son verilir. O dönemlerde ANKA ajansının kuruluş çalışmalarına katılır. Bir süre çalıştıktan sonra tam Mümtaz Soysal tahliye olacağı sırada yeniden tutuklanır. 8 ay sürecek ikinci tutukluluğu sırasında Yenişehir’de Bir Öğle Vakti’ni yazar Sevgi Soysal.
1973’te yayımlanan otobiyografik göndermeli romanında yazar derin gözlem yeteneğini cinsiyetler arası ilişkilerden toplumsal yapıya kaydırmıştır. Ama üslup açısından kadınsılık egemendir yine de. Bu kez de Yenişehir’de yaşayan kadınlı erkekli birçok kahramanın yanı sıra, bir devrimciye aşık olan burjuva Olcay ile tanıştırır bizi. Önceki romanın kadın kahramanında çözmeye çalıştığı kadın-erkek sorunu siyasi zemine kayar. Kendisine 1974’te Orhan Kemal Roman Ödülü’nü kazandıracak bu kitabında, hemen her sınıftan insanın hikayesini roman bütünlüğü içinde verir Sevgi Soysal.’’’

  Sevmek de durduran, yanıltan en azından çalışmayı engelleyen zararlı bir şeydi. Anasını gereğinden fazla sevse, çamaşırının ortasında suyu bitince dersini bırakıp çeşmeden su almaya gitmesi gerekecekti. Babasını fazla sevse, babasına dükkânda yardım etmesi gerekecekti, çalışacağı yerde. Kardeşini sevse, kitaptan başını kaldırıp çişe tutması gerekecekti. İşte daha bir yığın engel. Sevmek sadece yeni zorluklar getirecek, kendisi ile beyaz çoraplı çocuk arasındaki ayrıcalığı çoğaltacak. Onu kara çoraplı, miskin çocuklar halkasında tutacaktı. Sevmiyordu kimseyi bu yüzden.” (Yenişehir’de Bir Öğle Vakti)


''... bunlar böyledir, eğlenmesini bilmezler, bunların düğünlerinde kına yakılırken millet ağlaşır, her bir şeyleri yaslı. hele karı kısmı anca gizli gizli kilerden ekmek çalar gibi, oynar. Yemeler, sevmeler hep gizli, saklı. suyu bile çömelip arkalarını dönerek gizli içerler. şu güzelim cenabı hakkın şaşırıp da bize verdiği gurban olunası hayatı bir suç gibi yaşarlar. Bizler, bize bedavadan verilen tek şeyin kıymetini biliriz, onun için bizde neşe de serbest, yaygara da.Yaygara kanunu geçer biz çingenelerde. Herkes aklına geleni bağıra çağıra söyler. Karılar avluda çamaşırı bağıra çağıra türkü çığırarak yıkar. Kavgamız, her bi şeyimiz açıkta, bağıra çağıra; gizli, saklı malımız da yoktur, birikmiş paramız da.
Çingene kızının çeyiz sandığı olmaz. çulumuzu sırtımıza vurduk mu beğen memleketini. Sıla hasreti nedir bilmeyiz biz. Dört duvara, masaya, iskemleye, hele hiç bağlanmayız. sandık da ne oluyormuş? Sırtına sandığını vurup da ne olacak, tabutunu taşır gibi...
Bir kendini taşıyacaksın bu hayatta. karnı tok, sırtı sağlam. bir de hünerinle neşeni. hünerin karnını doyurur, neşen de gönlünü hoş tutar.(YBÖV)


Tek bir kişiden çıkıp  dünya  kadınlarına bu kadar net ve gür bir şekilde seslenen nadir kişilerdendir,Sevgi Soysal.TRT Radyosu'nda çalıştığı dönemde şöyle tanımlar kadını:


‘’Londra’da Ankara’da İstanbul’da ya da Zap Suyu'nun yanı başında nerede olursa olsun kadınları birbirine ortak eden tek bir şey vardır:Hayat.Çürümekte ve sürecek olan hayatın tartışılmaz emekçisi olmak.’’

Sözümüz hayatsa kadın hayat adına ölümden de çekinmez.Çünkü kadın doğumu bilir,yani hayatın ölüme, bereketin kısırlığa ,ilerlemenin durgunluğa olan tartışılmaz üstünlüğünü bilir.Kısaca emekçidir o.Hayatın emekçisi’’

1976 yılında kanserden vefat ettiğinde,onu,özünde tanımamazlığımızı düzeltir,Tezer Özlü;


''Bütün gece yağmur yağdı. bütün gece Sevgi’yi düşündüm. Günlerdir, aylardır düşündüğümden daha çok. Güzel, sevimli yüzünü, beyaz tenini, konuşurken kızaran yanaklarını, ince içten sesini, küçük, kahverengi cin gibi gözlerini, hafif dalgalı saçlarını, beyaz ellerini, kısa tırnaklarını, kışları giydiği alman malı kalın botlarını, metal düğmeli, beyaz bavyera paltosunu bile düşündüm. Elinden eksilmeyen sigarasını, içki kadehini tutuşunu, neşeli gülüşünü, alaylı anlatışını, zeki şakalarını, bazen duyarlılıkla yaşaran gözlerini defalarca düşündüm.’’
  Onu romanlarıyla,hikayeleriyle,denemeleriyle ne kadar tanıyabiliriz ki zaten veya mesele sadece tanımak mı?Sevgi Yenen,Sevgi Nutku,Sevgi Sabuncu,Sevgi Soysal hangisine daha yakınsınız?Ben Sevgi’ye yakınım.Seni Seviyorum ,Sevgi.

  https://m.bianet.org/biamag/yasam/160131-her-seyin-mumkunu-sevgi-soysal
http://yedigunyazilari.blogspot.com.tr/2013/11/sevgi-soysal-yarm-kalan-turku.html

BBC Türkçe Arşiv 





Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Her şey ekmekle başladı...

  Ekmek, ateşin bulunmasının hemen ardından insanoğlunun en temel ve en eski gıdası olarak tarihteki yerini almış. Antik Mısır’da ekmeğin ma...